| |







|
|
“Fotograf hiçbir şeydir;
beni ilgilendiren hayat.”
Henri
Cartier-Bresson, 22 Ağustos 1908 tarihinde Paris’in hemen dışındaki
Chanteloup-en-Brie kasabasında tekstille uğraşan zengin bir ailenin
çocuğu olarak dünyaya geldi; aile mesleği hiçbir zaman ilgisini
çekmediyse de ailesinin ekonomik durumu resimle tanıştığı yıllarda
rahat bir ortamda çalışmasını sağladı. İlk fotograf makinesi henüz
çocukken tatil anılarını kaydettiği bir Box Brownie oldu. Fakat
Cartier-Bresson’un fotografa ciddi olarak sarılması resme olan
ilgisinden çok sonra başlamıştır. 1. Dünya Savaşı’nda hayatını
kaybeden yetenekli bir ressam olan amcasının etkisiyle çok küçük yaşta
resimle tanıştı ve babasının maddi desteğiyle 1923 yılında resim
dersleri almaya başladı. Yavaşça Paris’in sanat ve politika
çevrelerine girmesiyle beraber 19 yaşındayken liseyi bıraktı ve ilk
kübist ressam ve heykeltraşlardan olan Andre Lohte’nin Paris’teki
stüdyosunda çalışmaya başladı. Dönemin Paris’inde onu en çok etkisi
altına alan yeni şekillenmeye başlayan sürrealist akım, ve sanat
görüşünü sosyalist temellere dayandıran André Breton oldu. Fakat
bunlarda Cartier-Bresson’u etkileyen şey sürrealist resmin kendisinden
çok akımın isyankar duruşu, görünen gerçekliğin arkasındakini
arayışıydı; fotografı gerçek anlamda keşfedene kadar “dünyayı
değiştirmek” onun fikrine göre resim yapmakla mümkündü. Resimle
anlatım başarısını hiç yakalayamadı.
1930 yılında sistematik bir sanat anlayışına daha fazla saplanmanın
kendini reddetmek olacağı ve bağımsızlığını tehdit edeceği
düşüncesiyle Lohte’nin stüdyosunu terk etmesi ve bir Afrika macerasına
çıkması onun fotografçılık kariyerinin
kritik anıdır.
Fildişi Sahili’nde bir yıl boyunca avcılık yaparak geçimini sağladığı
ve Fransız kolonilerindeki hayatın acılarını yaşadığı bu süre boyunca
hayatındaki öncelik “resim yaparak dünyayı değiştirmek” fikrinden
“dünyanın yaralarına fırçadan daha hızlı bir aletle tanıklık etmek”
fikrine doğru evrildi. Fotografın anlatım gücünü keşfetmesine yardımcı
olan önemli etkenlerden bir diğeri Macar fotografçı Muncaksi’nin 1931
yılında Liberya sahilinde üç çıplak Afrikalı çocuğun dalgalara doğru
koşuşunu çektiği fotografıdır; bir tek fotografın hareketi, özgürlüğü
ve canlılığı yakalamaktaki hayranlık uyandırıcı gücü Cartier-Bresson’u,
sonradan yazacağı gibi, fotografa çeken şey olmuştur.
Hastalanarak Fransa’ya döndüğünde Cartier-Bresson artık aldığı zorlu
teorik resim eğitiminin şekilciliğinden uzaklaşmış, sıradan
fotograflardaki beklenmedik anların peşine düşmüştü; bunu mümkün kılan
şey çok uzun geçmişi olmayan, dönemine göre çok becerikli bir
makineydi: Cartier-Bresson’un kendi deyimiyle “gözünün bir uzantısı”
haline gelen bir Leica. Küçük ve hafif bu alet onun hareket ve dönüşüm
halindeki dünyaya, fotografı çekilenleri rahatsız etmeden tanıklık
etmesinin bir yolu oldu.
“Dünyaya bir anlam vermek için, insan
vizörden gördüğüyle kendini ilişkide hissetmeli. Bu davranış
konsantrasyon, akıl disiplini, duyarlılık ve bir geometri hissi
gerektiriyor. İnsan ancak bir tasarruf hissiyle anlatımda yalınlığa
ulaşabilir”.
Sürrealizm fikrinin de etkisiyle gün boyu Paris sokaklarını
arşınlayarak her an ortaya çıkabilecek ve yakalanmazsa sonsuza dek
kaybolacak güzelliklerin peşinden koşmaya yanından hiç ayırmadığı
Leica’sını edindikten sonra başladı.
1994’te A Propos de Paris adıyla kitaplaşan Paris fotografları
şehrin klişelerden uzak içeriden bir anlatısıdır.
1952 yılında yayınlanan Belirleyici An kitabı onun fotograf
anlayışının bir manifestosu olarak kabul edilir; her ne kadar bu deyim
adıyla özdeşleşmiş olsa da durağanlık çağrıştırması sebebiyle belki de
Amerikan yayıncılarının bu çevirisi yerine kitabın Fransızca orijinal
ismi olan Images à la Sauvette onun fotograf anlayışı hakkında
daha belirleyici olacaktır. Cartier-Bresson tarafından yaratılmış bu
terim “işportada görüntüler” anlamına geldiği gibi “kaçan/kurtarılan
görüntüler” olarak da çevrilebilir. Fotografçı ona göre gözü sürekli
olarak etrafını değerlendiren ve devinim halindeki unsurların dengede
oldukları anı yakalayandır. Fotografın etkileyici olmasını sağlayan
içerik ve biçim uyumunu sağlayan şey fotografçının tek pusulası olan
iki gözünden başka bir şey değildir. “Kompozisyon sürekli aklımızda
olan bir unsur olmalı, ama çekim anında kompozisyonları sadece
sezgilerimizle oluşturmalıyız, çünkü kaçan anı yakalamak için fotograf
çekiyoruz ve işimizle ilgili tüm karşılıklı ilişkiler hareket
halindedir.” Cartier-Bresson insan gözünün gördüğünü çok fazla
değiştirmeyen 50 mm ve 35 mm objektifler kullandı, fotografların
çekildikleri andan sonra manipüle edilmemesi gerektiğini savundu,
yapay ışık gibi konusuyla kendisi arasına girecek engellere karşı
oldu, makinesini kullanırken çoğunlukla objektif değiştirmemeyi tercih
etti.
Paris’e dönüşten sonra Cartier-Bresson’un fotografik kariyerinin
çoğuna damgasını vuracak olan yolculukları da başladı. İspanya,
Meksika, İtalya, Almanya, Macaristan, Polonya, İngiltere bu dönemde
fotografladığı ülkelerden birkaçıdır. “Bütün gün sokaklarda sinsi
sinsi ve avıma atlamaya hazır bir şekilde dolaştım, hayatı tuzağa
düşürmeye, onu yaşama eylemi içinde korumaya kararlıydım. Her şeyin
üstünde istediğim, gözümün önünde çözülmekte olan bir durumun özünü
bir tek fotograf karesi içinde yakalamaktı.” 1930’larda aynı zamanda
ABD’de fotografçı Paul Strand ile Fransa’da yönetmen Jean Renoir ile
çalıştı. 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşen Cartier-Bresson
iki başarısız denemeden sonra kaçmayı başardı ve Fransa’ya dönüp La
Résistance’a (Direniş) katıldı. Bu dönemde
Matisse,
Rouault, Braque, Bonnard gibi çeşitli sanatçıların fotograflarını
çekti.
Savaşın sonlarına doğru
ABD’de öldüğüne dair çıkan asılsız haber New York Modern Sanatlar
Müzesi’nde anısına bir gösteri düzenlenmesine sebep oldu, fakat
Cartier-Bresson bu gösterinin düzenlenmesine 1946’da bizzat
katılabilmiştir. Aynı müze fotografçının ilk kitabı olan The
Photographs of Henri Cartier-Bresson’u da yayımladı. Bu yıllar
ileride Magnum’u kuracak olan fotografçıların dünyanın dört bir
yanında savaşı belgeledikleri bir dönemdi. Savaş bitip savaş
fotografçıları geri döndüğünde, Cartier-Bresson’un deyimiyle “tamamen
kayıp” durumdaydılar. Savaş sonrası belirsizlik dönemine alışmaya
çalışırken savaşı belgeleyerek dünyayı geri dönülmeyecek şekilde
değiştirmiş olan bu iletişim aracının Soğuk Savaş’ın etkisini
hissettirmeye başladığı bu yeni dönemde hala etkili olabileceğinden
emin değildiler. Istedikleri şey özgür çalışabilmeye devam etmek,
fotograf editörlerinden bağımsızlık, kendi negatifleri üzerinde
kontroldü. Işte bu gibi kaygılarla Magnum Photos ajansı Capa, Seymour,
Rodger ve Cartier-Bresson tarafından 1947 yılında New York’ta bir öğle
yemeği sırasında kuruldu. Ortak bir estetik veya etik manifesto
hazırlanmadı, politikadan konuşulmadı; fotografçıların anlatmak
istedikleri yazı aralarını dolduran birer illüstrasyon olmaktan
kurtarılan fotograflara bırakıldı. Cartier-Bresson’un Magnum’da
fotojurnalistliği şüphe götürmez olan diğer kuruculara göre geldiği
sürrealizm okulu sebebiyle işin daha sanatsal kısmını temsil ettiği
söylenebilir. Capa’nın Cartier-Bresson’u sanat ve görsellik adına
belgeleme unsurunu hafife almaması için uyardığı ve gerçek bir
fotomuhabiri olmasını önerdiği biliniyor. Fakat sanat ve belgeleme
onun fotografında birbirine karışmıştır.
Cartier-Bresson savaş
sonrası dönemde daha çok fotojurnalizme dönerek Magnum için dünyayı
dolaştı, SSCB’yi ilk fotograflayan batılı fotografçı olmayı başardı.
60 ve 70’li yıllarda çok sayıda ülkeyi gezip önemli politik olayları
belgeledi: Hindistan’da ölmekte olan Gandhi’yi, Çin imparatorluğunun
son haremağalarını ve Çin’in komünistlere düşüşünü, Endonezya
milliyetçi hareketini fotografladı.
2004 yılının temmuz ayında 96 yaşında ölene kadar dünyanın yaşayan en
iyi fotografçısı olarak değerlendirilen Henri Cartier-Bresson’un
yaşamının son 25 yılı fotograf açısından daha az aktif gecti; uzun
süren seyahatler azaldı, daha çok portre çalışmalarına yöneldi. Bu
sürede ilk göz ağrısı olan resme de geri döndü. Fakat fotografa hem
teorik anlamda hem de bıraktığı fotograflar açısından yaptığı katkı
yadsınamaz. Halen Henri Cartier-Bresson Vakfı onun bütün
kolleksiyonuna sahip olmanın yanısıra başka fotografçıların işlerinin
de korunması adına çalışmalarını sürdürmektedir.
|
|