| |






 |
|
“ Fotograf kişisel mücadelemin, bütün genç ve yeni arzularımın
sembolüdür.”
20. yüzyıl Amerikan fotografçılığının en önemli şahsiyetlerinden biri
olan Paul Strand, Bohemialı (Çekoslovakya) - Yahudi
ebeveynlerinin tek çocuğuydu. Fotografa -ABD’de görsel sanatların ilk
heyecanlarının yaşanmaya başladığı zamana denk düşer-, Ahlaki Kültür
Okulunda (Ethical Culture School) öğrenciyken, Lewis Hine’nin
etkisinde ilgi duymaya başladı. Strand’i 1907’de, Picasso, Braque ve
Brancusi gibi sanatçılarla çalışan Alfred Stieglitz ile tanıştıran da
Hine’ydi.
Bu mühim tanışmayı takip eden birkaç yıl içinde Strand, hem Stieglitz
tarafından sergilenen soyut resim ve heykel çalışmalarıyla, hem de
Hill, Adamson ve Margaret Cameron gibi 19. yüzyıl fotograf ustalarıyla
haşır neşir oldu. Genç yaşta Photo-Secession (1905 – 1917 yılları
arasında Alfred Stieglitz önderliğinde başlayan bir Amerikan Fotograf
hareketi) ve Kübist hareketlerin prensiplerini öğrendi.
1915’ten itibaren hem ABD hem de Avrupa’da geliştirilecek olan
modernist estetiğin temelini oluşturan görsel problemleri keşfetmeye
başladı. Kısa bir Avrupa gezisinden sonra kendi işinin sahibi bir
reklam fotografçısı oldu. Diğer yandan kendi fotograf işlerine de
başladı. Yumuşak netleme yapan objektiflerle deneysel çalışmalar
yapıyor ve genellikle resimsel bir tarzda çalışıyordu. Bu süre içinde
hem New York Camera Club hem de London Salon’da sergiler açtı.
1915-1917 yılları arasında, Stieglitz ve Strand yakın temas içindeydi.
Kimin kimi etkilediğini ayırt etmek oldukça güç olsa da, bu dönemin
sonunda, Strand mutfak kaselerinin ve şehir manzaralarının, bir
şekilde soyut olan still-life görüntülerini de içeren, keskin
netlemeye sahip işler ortaya koydu. Stieglitz, bu çalışmanın temsil
ettiği ani gelişmenin gecikmeden farkına vardı. Camera Work’un son iki
işi, Strand’in en yeni işlerine adanmıştı ve Stieglitz Strand’e 291
galeride tek kişilik bir şov fırsatını tanımıştı. Stieglitz 1916’da
yazdığı bir makalede, ‘Strand yıllardır takip ettiğim genç bir
fotografçı… kuşkusuz Alvin Langdon Coburn’den bu yana bu ülkenin
yetiştirdiği en önemli fotografçı... Fotografçılığa orijinal bir bakış
ekledi.’ demiştir. Strand “straight photography (dürüst, dosdoğru
fotograf)” denilen yeni gerçekçiliğin önemli bir savunucusu olarak
tanınmaya başladı.
Aynı yıllarda New York sokaklarındaki hayatı yansıtan fotograflarıyla
Strand, gelenekselliğe karşı çıkmış ve insanların fikirlerini
değiştirmiştir. Strand’in bu dönemdeki en önemli fotograflarından biri
Blind Woman (Kör Kadın – 1916)’dır. Gücü ve karmaşıklığıyla bu
fotograf, sosyal gerçekliğin ve Theodore Dreiser’in sokak
tanımlamalarının çok üstüne çıkmıştır.
Blind Woman gibi çok takdir edilen White Fence (Beyaz Çit – 1916)
de konusunun nesnesinin çok ötesine geçmiştir. Strand bu fotografla
ilahi photo-secession stilini geçersiz kılmıştır. White Fence
kaçınılmaz bir kesinliğin görsel metaforudur. Çit, çitten daha farklı
bir şey değildir. Strand bu fotografıyla gerçekçiliğe bakışını anons
etmiştir.
“ Kendimi aslen tüm
hayatını uzun bir keşif gezisinde harcamış bir kâşif gibi
düşünüyorum.”
1.Dünya Savaşı’nda röntgen teknisyeni olarak görevlendirildikten sonra
Strand, spor filmlerini ve tıbbi filmleri fotograflaması için serbest
çalışan olarak işe alındı. Ayrıca Charles Sheeler ile kısa filmi
Mannahatta’ta birlikte çalıştı.
1920’lerde çoğunlukla banliyöleri ve makine biçimlerini fotografladı.
5x7 ile 8x10 inç fotograf makineleri kullanarak ve platin kağıda
kontakt baskılar yaparak dikkatini doğaya çevirdi. Bitki örtüsü ve
diğer doğal biçimlerin ünlü close-up çekimlerine başladı. Yeni
Nesnelliğin gelişiminde çığır açtığı bilinen bu çalışmalarında biçim
ve duygu, bölünemez ve hassastı.
Strand, 1925’te Anderson Galerileri’nde sergilenen ‘Seven Americans’
sergisinde Charles Demuth, John Marin, Marsden Hartley, Georgia
O’Keeffe, Alfred Stieglitz ve Arthur Dove ile birlikte tasvir edilen
fotografçılardan biriydi.
1930’lar Strand için politik kaygıların ve aktivizmin önemli olduğu
bir dönemdi. New York’taki Group Theatre’nin danışmanıydı. Sovyetler
Birliği’ni ziyaret etmiş, Sergei Eisenstein ve diğer kilit Rus avant-garde
sanatçılarıyla tanışmıştı. ABD’de ‘The Plow that Broke the Plains
(Ovaları Süren Saban)’ filminde çalışmıştı ve Frontier Films’de
yapımcı olarak birçok projede aktif görev almaktaydı. Bu dönem boyunca
Strand ayrıca, 1940’ta yayımlanacak olan ‘The Mexican Portfolio’
için Meksika’da çalıştı ve topladığı görüntüleri bir araya getirdi.
1943 yılında Strand film yapımcılığına son vererek tam zamanlı olarak
still fotografçılığına geri döndü.
1946-1947’de Nancy Newhall ile birlikte bir klasik olan
‘Time in New England (New England’da Zaman)’da çalıştı. Bu
çalışmada Strand’in görüntülerine temsili New England’ın insan eliyle
yapılmış eserleri, mimarisi ve dini unsurlarına birçok tekstten
alıntılar eşlik ediyordu.
Strand, 20. yüzyıl sanatının en önemli gezginlerinden biriydi.
İzleyicinin, her birey için ayrı bir deneyim olan görüntüler arasında
kendi yolunu bulması gerektiğine ve bunu kişinin yeterli sabır ve azmi
göstererek geliştirebileceğine inanıyordu.
1950 ve 1960’larda Fransa, İtalya, Mısır ve Gana’da seyahat ederek,
bir seri fotograf kitabı üretti: Un Paese (1954), Tir a ‘Mhurain:
Outer Hebrides (İskoçya’nın kuzeyinde ve kuzeybatısında yer alan
adalar topluluğu - 1968), Ghana: An African Portrait (1976). Bu
çalışmalarında basit tanımlamalara karşı koymuştu. Fotograflarının her
biri zamanın, yerin ve insanların ruhunu yansıtmada başarılı olmuştu.
1951’de Gondeville, Fransa’da çektiği Young Boy (Delikanlı),
tasavvur edilebilir tüm yorumları kışkırtıyordu. Dünyanın en ünlü
portrelerinden biri olan Young Boy’daki gencin kaşlarını çatışı, Mona
Lisa’nın gülüşünde olduğu gibi, sırrı çözülemez olarak kalmaktadır.
The
Mexican Portfolio’nun
1967’deki ikinci basımına süpervizörlük yaptı.
1971’de Philadelphia Sanat Müzesi, Strand’i geniş bir
retrospektif sergiyle onurlandırdı ve 1915-1968 yılları arasında
yaptığı işleri konu alan iki ciltlik bir monograf Aperture tarafından
yayımlandı.
Hayatının son 20 yılında sayısız ödüller kazandı:
Amerikan Dergi Fotografçıları Derneği Onur Ödülü (1963), David
Octavius Hill Madalyası (1967), İsveç Fotografçılar Birliği ve İsveç
Film Aşivi Ödülü (1970) ve New York Metropolitan Sanat Müzesi ve Los
Angeles Country Müzesi’nde geniş retrospektif sergiler (1973).
Son yıllarını üçüncü eşi Hazel Kingsbury ile yakın
çalışma içinde geçirdi. Strand’in son fotograflarında zaman ve fanilik
hüküm sürüyordu. Fall in Movement (1973) çalışmasının kapak
fotografı, çürüme, ölüm ve dolaylı canlanma ile dolu gizemli bir
ikonuydu.
1975 yılında iki portfolyo hazırladı: The Garden (Bahçe) ve On My
Doorstep (Kapı Önü Merdivenimde). Ayrıntılar, küçük farklar ve
etrafındaki deneyimlemeleri (kendisi kapı önü merdivenimdeki dünya
olarak adlandırır), Strand’in hayatının son dönemindeki zorunlu
fotograf keşiflerinin ilham kaynaklarıydı.
“ Sanatçının materyali kendi içinde ya da hayal gücünün
imalatında değil, etrafındaki dünyadadır. Picasso’nun, Cezannes’nin ve
Van Gogh’un muhteşem eserlerine hayat veren öğe sanatçının içerikle ve
gerçek dünyanın hakikatiyle olan ilişkisidir.”
1976’da uzun süren bir hastalık döneminden sonra
Orgeval, Fransa’daki evinde öldü.
Fotograflarını büyük bir zenginlik ve alan
ayrıntılarının duygusallığı ile yazmış, kusursuz bir yazıcı olan
Strand, fotografik modernizmin en büyük öncülerinden biriydi.
Çalışmaları birçok farklı konuyu –manzara, portre, still life, mimari
ve soyut- kapsarken fotografik prodüksiyonu, resmi ilişkilere duyulan
ilgiyi, tasvir edilen konuya duyulan saygıyı ve tabiî bir klasisizmi
birbirine uygun şekilde anlatıyordu.
Fotografik olarak çalışmalarında, insan deneyimlerinin gizemlerini
yakalayan, neredeyse dünya dışı bir bilgeliğin izleri
keşfedilebilirdi.
Strand’in bireyi ve/veya grubu, yer ve tarihin birlikteliğini, hayatın
zaferlerini ve tuzaklarını anlatan portrelerinde, hem fotografçı hem
de konusu kendilik bilincinden sıyrılmış, ayrılmış ve yaşanılan anın
ötesine geçmişti. Böylece Strand, portrelerde her zaman yüzeysel
kimliğin dışına çıkmıştı.
Portrelerinin ikonografik doğası, manzara, köy ve hatta
makine biçimleriyle çalışmalarında da etkisini sürdürdü. Bunlar
Strand’in ‘dinamik gerçekçilik’ dediği tutkuyla çınlar ve hem
onun hem de tüm insanlığın eski zamanlardan beraberinde getirdiği iyi
yönde değiştirmeye ve insanların özgürlüğündeki artışa yönelik inanç
vücuda gelirdi. Bu imajlar hiçbir sonuç sunmayıp; bunun yerine
evrensel olarak nadiren tecrübe edilebilecek bir zerafet duygusunu
içinde barındırırdı.
“Sanatçının dünyası sınırsızdır. O dünya yaşadığı
yerden çok uzak bir yerde ya da birkaç adım ötede bulunabilir. Dünyası
daima kapı önü merdivenindedir.”
Kaynaklar
http://www.masters-of-photography.com/S/strand/strand_articles1.html
http://www.masters-of-photography.com/S/strand/strand_articles2.html |
|