|
GEZİ PROGRAMI
:
27 Eylül 2008 Cumartesi
Tüm katılımcılar Antakya Otogarı'nda
bir araya gelecekler ve burada
rehberimiz Özcan YURDALAN ile buluşarak 9 günlük seyahatimizi
gerçekleştireceğimiz aracımıza yerleşecekler.
Cilvegözü Sınır Kapısı'na kısa bir yolculuktan sonra Suriye'ye giriş
yapıyoruz (Bab Al Hawa Kapısı). İlk durağımız Suriye'nin ikinci büyük
kenti, pek çok tarihçi için "Doğu'nun kraliçesi" olan HALEP.
Halep Çarşısı sizi hiç üzmez, şaşırtmaz, yormaz, yolunuzu
kaybettirmez, her aradığınızı elinizle koymuş gibi bulursunuz,
üstüne üstlük ihtiyacınız olmayan ne kadar eşya varsa satın alır,
eliniz kolunuz dolu yollanırsınız
eve.
Çarşı, eski kentin surlarındaki Antakya kapısından başlar. Ben
güneyin Arap - Acem - Türk esinli yerel çarşılarını az çok bilirim.
Urfa, Halep, Marakeş ve Tebriz'in "suk"ları, "bedesten"leri ya da
"bazar"ları, adına ne derseniz deyin, bu çarşılarda dolanmayı
severim. İçlerinde en güzeli hangisi derseniz, cevabı bulamam
hepsini yan yana dizerim ...
(Naure Çarkı S. 40, Özcan YURDALAN - Agora Kitaplığı)
Kısa bir keşif turu ve ilk akşam yemeğimizin ardından otelimizde
dinlenmeye çekiliyoruz.
Konaklama : Mirage Hotel
28
Eylül 2008 Pazar
Emevi Camisi'nin dört kapısından üçü Halep Çarşısı'na açılır.
Girdiğim kapıdan dışarıya, kör hafızların arasından geçerek
çıktıktan sonra sabun pazarından tekrar çarşıya girdim.
Sesi ve kokusu aynı anda geldi. Seyyar mırracı altında köz bulunan
uzun saplı kıvrık gagalı kahve cezvesini sallayarak, elindeki
kulpsuz porselen fincanları şıngırdatarak iştah açıyor, müşteri
kızıştırıyordu. Bu seyyarın kahvesi her zaman güzel olur. Bir
cezveye bir fişek kakule eklemekle kalmaz, bir fiske de Hint cevizi
rendeler. Kahve kokusunun genizde dolaşarak burun kanalına
yükselmesi ve damakta kalıcı bir tat bırakması bundandır...
(Naure Çarkı S. 43, Özcan YURDALAN - Agora Kitaplığı)
Tüm gün Halep'teyiz. Bab el Ferec, El Jdeide Mahallesi,
Halep Çarşısı,
Halawiye Medresesi, Ulu Cami (Emevi Cami), Halep Kalesi bugün
gezeceğimiz yerler arasındaki önemli duraklar.
Konaklama : Mirage Hotel
29 Eylül 2008 Pazartesi
Kahvaltının ardından yeniden yollara düşüyoruz.
Hedefimiz Şam.
Ama yol üzerindeki Hama ve Homs kentlerinin de önemli
noktalarına
uğrayarak ilerliyoruz.
İlk durağımız Naure Çarkları ile ünlü Hama ...
Bu on yedi naure, yani Hama'dakiler,
Memlukler ile Osmanlılar'dan
kalma. Binlerce yılda geliştirilen sistem, hiç enerji kullanmadan
doğanın kendi gücüyle çalışıyor. Büyük hazneleriyle nehirden
aldıkları suyu, hemen yanlarındaki zarif su kemerlerine aktarıyorlar.
Bu kemerler, şehir içinde camilere ve merkezi çeşmelere gidiyor.
Şehir dışındaysa çok daha karmaşık bir ağ oluşturarak tarlaları
suluyor.Bir zamanlar tabii, şimdi mikropları kırılsın diye ilaç
katılmış sular plastik borulardan motopomplarla evlerdeki
musluklara kadar ulaşıyor.
Artık seyirlik çalışan naurelerden yan yana dönen dördünün yanına
gitmek için şehir merkezinden bir çeyrek yürümek gerek. Biçriyat'ın
dört nauresi denir onlara. Bu havali yaz mevsiminde çok şenlikli
olur. Çay bahçeleri istiap haddini zorlarken, nehirdeki çocuklar
naurenin bir dalına tutunur, etrafa sular saçarak dönme dolap gibi
en yukarı kadar çıkarlar. Tam alçalmaya başlarken kendilerini
nehre bırakır, seyredenler arasında bu manzaraya alışkın
olmayanların çığlıkları arasında suya düşerler. Ne düştükleri yerden
ne de çığlığın geldiği ağızdan bir ses işitilmiştir. Bir naure'nin yanı
başında kulak verilecek tek ses onun sesi, seyredilecek tek görüntü
onun suya girip çıkan kollarıdır...
(Naure Çarkı S. 110, Özcan YURDALAN - Agora Kitaplığı)
Naurelerden ayrıldıktan sonra Şam'dan önceki durağımız Homs.
Çarşıdaki kısa turumuz ve Halid Bin Velid Camisi'ne uğradıktan sonra
yolculuğumuza devam ediyor ve Suriye'nin başkenti Şam'a
ulaşıyoruz.
Konaklama : Şam Cristopher Hotel
30 Eylül 2008 Salı
Şam gibi adı efsanelerle anılan
kentlerin başı hep dumanlı olur. O
dumanları aralayıp şöyle bir bakabilmek için tarihin kitaplardaki
kuru akışına da başvurmak gerekebilir. Nitekim şimdi
bulunduğumuz yer öyle bir yerdir. Rakamlara başvuru makamı.
Aşağıda vereceğim rakamları ister alt alta yazıp toplayın, ister
birbiriyle çarpıp ortalamasını alın, isterseniz zamanın akışındaki
öncelik ve sonralıklar karışmasın diye düşülmüş notlar farz edip
anlayışla karşılayın, bildiğinizi yapın, ancak şehrin bu tarihsel
dizgesinden de mahrum kalmayın istedim, bunu bilin. Günün
birinde biri çıkar da Şam'ın hikayesini rakamlar ve tanımlardan uzak
biçimde, devletleri, ilahları, imparatorlukları, sultanları, kralları
bir tarafa bırakarak anlatırsa, insanların, bitkilerin ve hayvanların
bu coğrafyadaki gizlenmiş maceralarını faş ederse, siz o zaman orta
yere nasıl bir heyecan ateşi düşer, şu yalnız gezegen nasıl umut
tazeler o zaman görün ...
(Naure Çarkı S. 133- 134, Özcan YURDALAN - Agora Kitaplığı)
Tüm gün Şam'dayız. Hicaz İstasyonu, Emevi Cami, Rukayye Türbesi,
çarşılar, Süleymaniye Tekkesi, Hamidiye Çarşısı, şehrin kapıları önemli
duraklarımız. Gün boyunca Şam'ın keyfini çıkaracağız. Dondurmacı
Bektaş'tan meşhur dondurmasını tadacak, masalcı Ebu Şadi'den
akşamın son saatlerinde kahve eşliğinde masal dinleyecek, Emevi
Cami'nde gece fotografları peşinde koşacağız.
Konaklama : Şam Cristopher Hotel
1 Ekim 2008 Çarşamba
Sabah kahvaltı sonrası başlayan yolculuğumuzla Maa'lula ve
Seydnaya'ya gidiyoruz. Maa'lula'da St.Tekla Kilisesi ve
mağarasını
geziyoruz. Manastırın hemen yanından başlayan kanyona giriyor ve
kısa bir yürüyüş ve küçük bir yokuştan sonra Aziz Sergius
Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.
Bir kaç kat merdiven çıktıktan sonra varılan terasta Azize Tekla'nın
mezarı bulunuyor. Kayanın geniş boşluk bırakarak gelenleri
karşıladığı düzlükte içiçe iki mağara var. Bir köşede yukardan
damlayan kutsal suyun biriktiği kovukta zincirle bağlı bakır bir tas
duruyor. Bu suyun gönüllere de bedenlere de iyi geldiği söyleniyor.
Ben bir tas içtim. Fotograf çektirenlerin arasından sıyrılıp arkadaki
küçük mağaraya ulaşmak için biraz beklemem gerekti ...
(Naure çarkı S. 197, Özcan YURDALAN, Agora Kitaplığı)
Daha sonra yolculuğumuz Seydnaya Manastırı'na uzanacak.
Özen gösterilmiş merdiven tasarımları her zaman etkileyici
olmuştur. Bunlar da öyleydi. Açılıp kapanarak, sarmal olup
dalgalanarak yükseliyorlardı. Aşağıdan bakınca binanın neredeyse
bütün cephesini kaplamışlardı. Birbirinden uzaklaşan basamaklar,
tepenin dışına çıkıp gökyüzüne tırmanacakmış gibi görünüyordu.
Yükseldikçe artan rüzgarla birlikte, kuru bir yaprak gibi oradan
oraya savrulduğumu düşünürken Kalamun Dağları'nın tepesindeki
manastırın cümle kapısına vardım ...
(Naure Çarkı S. 206, Özcan YURDALAN -Agora Kitaplığı)
Akşam Şam'a dönüyoruz.
Konaklama : Şam Cristopher Hotel
2 Ekim
2008 Perşembe
Bugün gerekli izinler alınabilirse (zaman zaman izinlerin
yetişmediği
oluyor) ilk durağımız
Golan tepelerinde yer alan savaşın izlerini
taşıyan terkedilmiş olan
Quinetra. Daha sonra durağımız Suriye'nin
en güneyinde gezeceğimiz yer olan Busra. Akşam Palmyra'ya
geçiyoruz.
Ürdün'e gidermiş gibi iyice güneye indikten sonra ana yoldan ayrılıp
batıya doğru üç çeyrek yol alınırsa, Es Suweyda'ya varılır. Bu
havalide Durziler yaşar. Bir çeyrek daha gidilirse Busra'ya girilir ki,
siyah taşlarla kurulmuş esrarını koruyan bir Roma şehridir Busra.
Şimdi buraya Latince iki terim yerleştireceğim ki siz de aklınızda
tutarsınız, herhangi bir Roma kentinin kalıntılarına gittiğinizde,
birbirini dik kesen iki ana caddeye bakarak bu lafları söyler, takdir
toplarsınız. Biri "kardo maksimus" yani ana cadde, kentin kalbinin
attığı yer. Diğeriyse "dekamanus maksimus", ikincil cadde. Roma
kentleri genellikle bu iki caddenin kesişmesiyle ortaya çıkan dört
bölgeye kurulmuş. Busra'nın kardo maksimusunda ya da
dekamanus maksimusunda gezinirken, sağdan soldan okul
çocukları, alışverişten dönen kadınlar, pazara çıkmış seyyar
satıcılar, işe yetişen memurlar geçer. Delikanlılar köşedeki mermer
çeşmenin ihtişamlı sütunlarına yaslanmış sohbet etmektedir. Ara
sokakların birinden eşeğin nallarını döşeme yolda tıngırdatarak ana
caddeye çıkan köylü yakındaki tarlasına ot biçmeye gider. Busra'yı
tarihi bir filmin seti haline getirmek için yapılması gereken
tek şey, insanlara o dönemin kıyafetini giydirmektir. Bu kadarı yeter.
Şehir siyahtır. "Siyah" vurgusu zayıf kalır, Busra karadır. Kara
bazalt
taşıyla inşa edilen şehrin isli, dumanlı bir havası vardır. Belki de
sokaklarında dolaşan insanların hala geçmişin gölgesindeymiş gibi
görünmeleri bu yüzdendir.
( Naure Çarkı S. 208 - 209, Özcan YURDALAN, Agora Kitaplığı)
Konaklama: Palmyra Tetra Paylon Hotel
3 Ekim 2008 Cuma
Bugün tüm gün
Palmyra'dayız.
Efsaneler ve sırlarla örülü Kraliçe
Zenobia'nın dört bin yıllık şehri Palmyra'da
kale,
Bel Tapınağı,
Kule
Mezarlar başlıca gezeceğimiz
alanlar.
Öğlene doğru, antik kentin tam orta yerinden geçerek Palmyra'ya girdik.
Sütunlu caddenin anıtsal kapısında kısa bir duraklama herkesi kendine
getirdi. Güneşi örten şakacı bir bulut aniden çekilince, kumtaşıyla
örülmüş her duvarı, kemeri, sütunu, kolonu, caddesi, sokakları,
tiyatrosu, hamamıyla antik kent altın parıltıları saçarak beliriverdi.
Yolun karşı tarafındaysa Bel Tapınağı kendi başına bir destan gibi
duruyordu.
Bu toprağın insanları, Hıristiyanlıktan
önce binlerce yıl başta Bel
olmak üzere birçok ilaha ve ilaheye inanmışlar. Tapınaklar kurmuş,
kurbanlar adamış, rahipleri ve törenleriyle kulluk görevlerini yerine
getirdiklerine inanarak huzur içinde yaşamışlar. Palmyra sadece
çölde yaratılan göz kamaştırıcı bir zenginliği değil, Arapların eski
inançlarını da en çarpıcı örnekleriyle gösterdiği için ilginç. Eğer
dilleri çözülebilse, neler anlatırdı bu kent kim bilir. Hayatın her
rengine bulanmış, acıları ve sevinçleri, varlığı ve yokluğu, şiddeti ve
şefkati, aşkı ve nefreti en uçlarda yaşamıştı.
(Naure Çarkı S.123 - 124, Özcan YURDALAN, Agora Kitaplığı)
Konaklama: Palmyra Tetra Paylon Hotel
4 Ekim 2008 Cumartesi
Sabah kahvaltının ardından
yola çıkıyoruz. Çöl yolunu kullanarak ilk
olarak mermer taşıyla göz kamaştıran Rasafeh'e uğruyoruz. Öğleden
sonra Esad Gölü kıyısındaki Cabir Kalesi'ni gezdikten sonra
yola
devam ediyor ve akşam yemeği için Halep'e
ulaşıyoruz. Suriye'deki
son akşam yemeğimizi Ebu Neves Restaurant'ta yiyor ve geç
saatlerde Bab El Hawa sınır kapısına ulaşıyor,
gece sınırı geçiyoruz.
Sabah erken saatte Antakya Otogarı'ndayız.
Fotograflar : Cenk GENÇDİŞ
REHBER :
ÖZCAN
YURDALAN :
Fotografçı / yazar. AFSAD ve Fotograf Vakfı kurucu üyesi. World Press Photo Türkiye Kreatif
Direktörü.
“Fas’ta Yolculuk”, “Sarı Otobüs 1 İran Ahşap Fanus”,
“Sarı Otobüs 2 Pakistan Mavi Çöl”, “Sarı Otobüs 3
Hindistan Namaste”, "Sarı Otobüs 4 Nepal Sagarmatha Eteklerinde",
"Belgesel Fotograf ve Foto Röportaj" kitapları yayınlandı. TRT’ye belgesel
senaryoları yazdı. “Lice”, “Yaşamak -1 Deprem Değil Beni
Vuran -Muradiye”, “Yaşamak
- 2 Selam Yaratana – Grev”, “Heraklea’nın Yüzleri”, “Özcan
Yurdalan Fotoğraf Sergisi”, “Asya”, “Bir Fırat Öyküsü”,
“Sözümüz GAP üstüne”, “Bağdat – Babil - Kerbela Şubat 2003” isimli
kişisel ve karma sergiler gerçekleştirdi.
İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Türkmenistan, Özbekistan,
Kazakistan, Sibirya, Moğolistan, Fas, Mısır, Suriye, Irak, Yunanistan,
İtalya, Avusturya, Almanya, Japonya, Hollanda, Ürdün, Lübnan,
Bangladeş, Ermenistan, Gürcistan, Çin ülkelerine seyahatler yaptı.
Özcan
YURDALAN'ın SEKA DİRENİŞİ isimli Foto Röportaj çalışması için
tıklayınız ...
|